Instagram All you need is a cup of coffee
All you need is a cup of coffee
Ders çalışmaya başlayıp ders çalışarak bitiriyorum. Hoş mu? Tabi ki hoş.

Ders çalışmaya başlayıp ders çalışarak bitiriyorum. Hoş mu? Tabi ki hoş.

Bir şeyi sevdiğin ve istediğin gibi/için yaparsan sorun yok. O sana dünyanın en güzel şeyi olur. Eğlenceli demiyorum. Güzel. Keyif almak sadece eğlenmekle mümkün değildir zira. Mesela bir radyocu düşünün. Programda insanları eğlendiriyor ve kendi de eğleniyor. Ama bu iş rutine binip insanlar ondan belirli zamanlarda eğlence bekliyorsa, bu işin tadı kaçmıştır artık. Eğlendiği için insanları eğlendiren bir radyocu değil, insanları eğlendirmek için eğleniyor rolü yapan bir soytarıdan farkı kalmamıştır. Her şey için aynı şey geçerli. Öğretmen için öğretmek, öğrenci için öğrenmek, müzisyen için müzik yapmak, şair için şiir, yazar için kitap yazmak. Mümkün müdür bir müzisyenin baskı altında, kendinden beklenen besteyi yapması? Ya da bir şair, istek üzerine bir şiir yazarsa ne kadar başarılı olabilir? İlişki için de aynısı geçerlidir bana göre. Sevdiğin için, eğlendiğin için biriyle beraber olursun. Sevmek tek başına yetmez ama. Eğlenmiyorsan, acı veriyorsa bir süre sonra, bırakmak gerekir. Zorlamak, karşıdakine sonunda zarar verir. Ama sana, tüm süre zarfında zarar verir. Kendini zorunda hissettiğin için, dönüşü olmayan bir yola sürüklenmek kaçınılmaz olur. Arkadaşlık için de aynısı. Bir arkadaşınla çok eğlenebilir, gerekirse birlikte üzülebilir, içebilirsin. Ama üzerine sorumluluk yüklediği zaman, bazı şeyleri dikta etmeye çalıştığın zaman, en önemlisi bir şeyler beklemeye başladığın zaman o arkadaşlığın sonu görünüyor demektir. 

Kimseden bir şeyler beklememek lazım sözün özü. Bazı insanlar, hatta insanları çoğu, büyük bir kesimi, üzerlerine yüklenen sorumluluklardan bıkmış usanmış durumdayken, onlara daha fazla -gereksiz- sorumluluk yüklememek lazım. Bırakın herkes istediği şeyi, siz istediniz diye değil, sadece kendileri istedikleri için yapsınlar. 

In the sky there are always answers and
explanations for everything: every pain,
every suffering, joy and confusion.

In the sky there are always answers and
explanations for everything: every pain,
every suffering, joy and confusion.

Really? When was that? #quote #firsttime #motto #cool #instadaily #book #letsdo #something #crazy #cool #like #follow

Really? When was that? #quote #firsttime #motto #cool #instadaily #book #letsdo #something #crazy #cool #like #follow

Havaalanları vedalaşmalar ve hatta kucaklaşmalar için uygun değil; tren istasyonlarının büyüsü yok oralarda.
Ferzan Özpetek - İstanbul Kırmızısı

Sometimes, no, most of the time, no not enough, it’s always like “You gotta do what you gotta do”. For you, me and for everyone. Just think about it once. And then for the second time if it’s needed third. But finally realise that sentence just has to be the motto of your life.

Ben hatayı insanlara şarkı adayarak yaptım. Giden, hayatımdan çıkan herkesle beraber playlistimden şarkılar silmek zorunda kaldım. Tamamen sildiğim listeler oldu.

Giden her insanla beraber, şarkılara da elveda ediyoruz. Gittikleri yetmiyormuş gibi şarkıları da götürüyorlar.

Bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim Albayım. Artık ne olacaksa olsun istiyorum.
Oğuz Atay - Tehlikeli Oyunlar (via kahvedenadam)

Suits’in son bölümünde çaldı bu şarkı. Biraz önce keşfettim yani. Diziyi izlerken değil de bir yerde rastlayıp da dinleseydim bu kadar etkiler miydi bilmiyorum. Dizideki cam duvarlı ofisler, New York hissi, kararsızlık ve arada kalmışlık şarkıya hapsolmuş sanki. Ve bunu en kararsız en arada kalmış zamanımda dinlemem de evrenin bana “Yeter artık sana çok çektirdim, al bu şarkıyı da biraz vicdanımı rahatlatayım” deme şekli olabilir pekala. 

Evrene artık “Yeter!” diye haykırmak istiyorum. Olan bu kadar şey gerçekten yeter. İnsanlara karşı sabrım azaldı son zamanlarda. Herkese kötü davranmaya bile başladım. Bunun farkındayım ama engelleyemiyorum. İnsanlar sürekli vızıldayıp uykunun en güzel zamanlarını zehir eden sineklere benziyor artık. Okulda, evde her yerde sabırsız ve ters halim mevcut. Çok sevdiğim insanlar dışında tabi. İnsanların dışında bu sabırsızlık ve dayanamama hali olaylara karşı da olmaya başladı. Sadece kimseye bulaşmadan, kimseninin hayatına etki etmeyip kimsenin de hayatıma etki etmesine izin vermeden yaşamak istiyorum. Bir süre inzivaya çekilmek. İlişki, okul, aile, ev her şey yoruyor artık beni. Taşıyabileceğimden fazla yük yüklendi omuzlarıma ya da ben taşıyamayacağıma kendimi inandırdım ve korkuyorum altına girmekten o kadar yükün.

Her ne olursa olsun yapmak istediğim tek şey, biraz daha sakin yaşamak artık. Akşam üstü dersten çıkıp gelirim evime. Kahvemi sigaramı içerim, kitabımı okurum, dersimi çalışırım, bazen şarabımı içerim bazen de arkadaşlarla rakı içer şiir okurum. Fazla yüksek sesli müzik yerine, fon müziği kıvamında hafif müzikler dinler, şu bulunduğum cehennem şehri biraz olsun yaşanabilecek yere çeviririm. 

Sakinlik sorumlulukları en aza indirgemekle gelir bana göre. Zorunlu sorumluluklarımız zaten yetiyorken bir de üzerine başka sorumluluktan kaçınmak mottom olsun.

40 plays

Acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de.

Bir şey çok istersin hani. Her şeyden çok. Bir kez olsun görebilmek için günleri, saatleri sayarsın. Öyle bir durum. Ama sonucunu düşünmek aklına bile gelmez. Dinlediğim bir şarkı kendime getirdi beni. Göreceğim, pekala mutlu olacağım. Özlem dinecek. Bir kez daha dokunabilmek her şeyden daha huzurlu olacak. Ama sonrası? Gidince? Araya yine mesafeler girince ne olacak? Özlem yine yiyip bitirecek içini iki tarafın da. Olmayacak duaya amin demek mi oluyor bu? Daha çok mu üzeceğiz kendimizi bilmiyorum. Çözümü olmayan bir işin müzakerelerini uzatmak ne kadar anlamlı? Umutları arttırıp sonundaki hayal kırıklığını daha da büyütmekten başka bir işe yarar mı? Yoksa “Sonunu düşünen kahraman olamaz” diyip sadece yaşamak mı lazım? Gelecek kaygısını geride bırakıp sadece o anı mı yaşamak?

Tom Waits – Hold On

 Tom Waits’in sesi bana viski ve sigarayı hatırlatıyor. Özellikle bu şarkıda. Bugün otobüste dinledim bu şarkıyı. Dağların arasından geçerken. Çok manidar oldu aslında. “You gotta hold on” dedi sürekli. Evet, “I gotta hold on!”

Şarkı başladığında, belki bulunduğum ortamdan ve etrafta gördüklerimden, belki de son zamanlarda izlediğim filmlerden dolayı Amerika’da hissettirdi bana. Oklahoma’da eski bir evde bir yaz günü. Hani bazı yerler vardır, her yer sarıymış gibi görünür ya, western filmlerden bilirsiniz. Öyle bir yer. Çorak arazi ve sararmış, kurumuş bitkiler etrafta. Bir çiftlik evinde hissettim. Geniş bir yer. Evin hemen yanında bir yer var, önünde samanların durduğu. Muhtemelen atlar var arka tarafta. Kahverengi ahşap çitle çevrelenmiş ev. İki katlı küçük bir evde, ahşap mobilyalar var. Güneş ışığı pencerelerden sızıyor. Perdeler biraz açık ama geneli kapalı. Bir pencerenin kenarında bir sehpa ve bir sandalye var. Güneş ışığında parlayaman, kahverengi ahşap sehpa ve sandalye. İlerideki konsolun üzerinde bir pikapta Tom Waits’in plağından çalıyor bu şarkı. Yarısı dolu bir Jack Daniel’s şişesi var. Tabanı kalın, geniş bir cam bardak, daha önce içilmiş sigaraların kül ve izmaritleriyle dolu bir kül tablası hemen yanında. Bu şarkı bana iki parmak viski ve bir tabla sarılmış tütünü hatırlatıyor. Sakin ve acelesiz bir şekilde dolduruluyor viski dibi kalın bardağa. Yavaş yavaş. Şarkının ilk “hold on” bölümünde iki parmak vizki tek dikişte bitiyor. Boğazın yanmasıyla birlikte gözler sıkıca yumulup yutkunuluyor. O arada tabladan bir sarılmış bir sigara çıkartıp kibritle yakılıyor. Tekrar dolduruluyor bardak. İki parmaktan ne eksik ne fazla. Şişenin kapağı kapatılmıyor, belli ki daha içilecek. Sigaradan derin bir nefes alınıp üzerine içiliyor viski.

Güneşli, sıcak, kurak bir Oklahoma öğleden sonrası böyle geçiyor. Tom Waits, viski ve sigara eşliğinde

Alkol, özellikle de rakı girince vücuda, yaptıklarından sorumlu değildir insan. Her şey yapılabilir ve suçsuzdur.

İlla suçlu aramak gerek ise, rakı içmeye sebibyet veren olaylar/kişiler sorgulanmalıdır.

Sevgililer görüp içten içe kıskanır herkes. En yakın arkadaşın bile olsa. İnsan böyledir. Biraz bencil. Biraz değil, fazlasıyla bencil. İçinde büyük bir kavga vardır. Başkalarının mutluluğuna onlar kadar hatta onlardan daha fazla sevinmeyi isteyen taraf, bir de ölümüne kıskanan bencil taraf. Elbette kıskanan taraf çoğu zaman kazanır fakat yansıttığımız mutluluk tarafıdır. 

İnsan garip. Elindekinin değerini bilemeyen, kaybettikten sonra anlayan, diğer insanların mutluluğunu kıskanan, pislik insanlarız. 

Aslında hepimiz yalnızlardanız. 

Bu da şarkısı. 

-Tenine az değdim, tam karışmadık-

Decisions

The most important thing in the world! 
First of all, you should decide whose favour you are going to decide. If it is for yourself, you should be strong and selfish until the end. But if it is for other people then you don’t have any goddamn right to regret and complain about the consequences. 

I have the biggest chaos of my life. Of my life, about my life -fuck my life-. There are my dreams in a side. The things that I’ve been dreaming since I was a little boy. On the other hand, the other stuff those make more sense. I just don’t know what to do, what to decide, what to think. Should I even think? I’m not sure. 

Dreams. Should they stay as dreams or do they lose their magic when they turn out real? 

Plus, something that happened earlier makes the decision even harder. Past is past but still affects the present.

The situation of mine is like a stupid question such as “Who do you love most? Mummy or daddy?” Or “Which sense would you give up? The ability of seeing or the ability of hearing?”